4 Aralık 2012 Salı

WHATEVER I AM NOT AN ARTIST ! . bubirkitschen etkinligidir





“WHATEVER I’M NOT AN ARTIST!”
-Kitschen Güncel Sanat İnisiyatifi-


'Whatever I'm not an artist!' tümcesi 2008 yılında Akdeniz ve Avrupa birliği ülkelerinden, tamamı sanat dışında profesyonlara sahip ve daha önce plastik malzemeyle hiç tanışmamış katılımcılardan oluşan bir tasarım çalıştayında ortaya atıldı. Katılımcılar kendilerine verilen bir günlük süre içinde yabancı oldukları bir alanda üretim yapmaya teşvik edildiler, doğal olarak primitif  limitleri olabildiğince zorlanmış öte yandan çok farklı bakış açıları ve deneyimler barındıran üretimler ve çizimler ortaya çıktı. Çalışmalarla ilgili kritik verilen yoğun tartışma süreçlerinin sonunda Lübnan'lı bir öğrenci, bir çok denemeden sonra küçük bir kağıda anlamsız bir biçim karalayarak altına yine el yazısı harflerle 'Whatever I'm not an artist!' sloganını yazdı. Buna bir slogan denebilirdi; çünkü altında umutsuz bir dışavurum ve yüksek sesli bir söylem bulunmaktaydı. Bu slogan aslında sanatçı olmamanın getirdiği anlık bir ferahlık, herkesin uğraşı olabilecek herhangi bir mesleğe sığınma çabası ve zaten yapamamanın verdiği sorumluluk duygusundan kaçıştı…

Kitschen Güncel Sanat İnisiyatifi de, “Whatever I’m not an artist!” söylemi üzerinden hareket ederek günümüzdeki sanatçı algısını, sanatçının ne’liğini, kimliğini, etkinliğini, alanını, sınırlarını ve kapsayıcılığını gerçekleştirecekleri sergi ile farklı disiplinlerde üretilmiş işler üzerinden tartışmaya açıyor. Sergi, söylemin anlamsal olarak yarattığı eleştiri mekanizmasını devre dışı bırakabilme özelliğine sığınarak kendisine geniş ve rahat bir yapıp etme alanı yaratırken, diğer yandan da söylemin doğurduğu yeni bir önermenin sorumluluk ve yükünü taşımaktadır. Bu ironik durum, serginin merkez odağını oluşturmakta ve anlamın sınırlarını zorlamaktadır.

Fırat Engin, Ekin Kılıç ve Elif Varol Ergen' den oluşan Kitschen Güncel Sanat inisiyatifinin sergisi, "Torun"da 14 Aralık / 5 Ocak arasında görülebilecektir.
Adres: Ballıbaba Sokak No: 52 Küçükesat \ Ankara 
http://torun-web.com


22 Kasım 2012 Perşembe

16 Kasım 2012 Cuma

@CONTEMPORARY İSTANBUL


// 22 - 25 Kasım 2012 tarihleri arasında Contemporary İstanbul'da, ArtON Galeri Standında (IKM107) görüşmek dileğiyle...

13 Eylül 2012 Perşembe

peugeot505 pimped by Elif Varol Ergen


// PEUGEOT 505 . 1987 . 2000 cc. 

dün itibariyle ansızın pimplendi...

sanatçı: Elif VAROL ERGEN  

şanslı araç sahibi: Fırat Engin :P
____________________________________________________

11 Eylül 2012 Salı

TEMAS VE TAHAMMÜL



“TEMAS VE TAHAMMÜL” / 24.09.12 – 08.10.12

21. yy’da ülkelerin ve kentlerin giderek daha fazla kozmopolit bir yapı içerisine büründükleri günümüzde, çok uluslu kentlerin sayıları hızla artmaktadır. Diğer yandan bir ulus içinde, farklı ırk ve dinden çok fazla sayıda  insanın olduğu düşünülünce; bu farklılık ve çeşitliliklerin, gündelik hayatın akışı kapsamında birbirleriyle sürekli ilişki içerisinde olmaları, zaman zaman da frekansı yüksek, gerilim dolu anlara tanıklık etmektedir. Bu anlar, siyasi ve iktisadi dayatmaların bir ürünü olarak düşünülebileceği gibi, uluslararası rekabet ve küresel ekonomik pazarların hesaplaşmalarının bir ürünü olarak  tezahür edebilmektedir.

Günümüzde farklı ve zenginleşmiş kültürel yapıların bir arada yaşandığı kentlerde; sanatçıların bilinçli ya da bilinçsiz olarak hem farkındalık oluşturdukları, hem de sağduyuya dikkat çekecek bir misyonun sorumluluğunu üstlendikleri izlenir. Bu durum, zaman zaman sanatçıların aktivist roller üstlenerek seslerini çıkarttıkları eylemlerle, zaman zaman da sanatçıların bir araya gelerek gerçekleştirdikleri etkinliklerle kendini  gösterir.

Bu türden bir etkinliği hedefleyen sanatçılar, farklılıklar üzerinden bir arada olma refleksi gösterdikleri “temas ve tahammül” sergisi ile, günümüzde çok uluslu bir yapı içerisinde bir arada temas halinde olma ve birbirine tahammül gösterebilme direncinin altını çizmekte ve bireyleri sağduyulu olmaya çağırmaktadırlar. 

Bir çağrı niteliği taşıyan “temas ve tahammül” 24.09.12  ile 08.10.12 tarihleri arasında Ankara Galeri Kara’da izlenebilecektir.
 ____________________________________________________________
Sergiye katılan sanatçılar:
Tanzer Arığ / Şevket Arık* / Burcu Büyükünal / Tansel Çeber / Serkan Demir* / Sultan Burcu Demir / Erdal Duman* / Mustafa Duymaz* / Fırat Engin** / Elif Varol Ergen** / Alper Kara / Ekin Kılıç** / Fırat Kırmızıgül / Sevtap Örgel / Selda Ertürk Özturan / Engin Sarı / Efe Solmazlar / Seza Soyluçiçek / Seval Şener / Ali Şentürk / Mehmet Ali Uysal*

*  Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifi
** Kitschen Güncel Sanat İnisiyatifi

Basın Bülteni: Fırat Engin


31 Ekim 2011 Pazartesi

bir zamanların UNKAPANI şimdinin Çağdaş Türk Sanatı (mı?)


Geçenlerde İZ Tv'de izlediğim "Unkapanı" belgeselinin bana düşündürdükleri üzerine yazmak istiyorum. Belgesel her şeyden önce son derece çarpıcı ve anlamlıydı. Neden mi?

Çünkü sadece geçmişe dönmekle kalmadım, aynı zamanda geçmişte yaşanan olayların benzerlerinin günümüzde de yaşandığını hissettim. Belgesel İMÇ'nin (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) tarihi ve kurulma süreçlerini içeren geniş bir yelpazeden evreler halinde sunuldu. Zamanının en önemli alışveriş merkezlerinden biri olmaya aday olan İMÇ görkemli açılışının ardından, zaman içerisinde büyük bir müzik endüstrisinin kalbi haline gelecekti.
Nasıl mı?
Plak şirketlerinin zamanla bu tarihi alışveriş merkezinin içindeki küçük dükkanları kiralayarak buraları stüdyolara dönüştürmeleri ve insanlara şöhret vaad etmeleriyle.
Uzun bir dönemi kapsayan bu süreçte, İMÇ'nin tozunu kimler yutmadı ki: İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül, Orhan Gencebay, Özcan Deniz, Küçük Emrah, Küçük Ceylan ve daha kimler kimler...
Bu dönemin en görkemli günlerinde daha çok taverna ve arabesk müzik ihraç eden Unkapanı (az da olsa rock, pop vb. dallar da mevcuttu) Türkiye'nin müzik endüstrisinin merkezi olarak kabul ediliyordu. Plak şirketlerinin anlattığına göre; gençler, yaşlılar herkes bir ümit ile Anadolu'nun her yerinden eline sazını kaptığı gibi Unkapanı'na akın ediyordu. Sesine güvenenler müzik endüstrisinin bir parçası olmak, parayı, şöhreti yakalamak için canla başla bir rekabetin yaşandığı Unkapanı’nda ses getirmeye çalışıyor, plak satmak için uğraşıyorlardı. Kimilerine göre; şöhretin kapıları Unkapanı’ndan geçiyordu. Bu dönem, Yeşilçam'da da çokça karşımıza çıkar. Belgeselde yapılan röportajlarda MFÖ'nün bir parçası olan Fuat'ın bu dönem üzerine söyledikleri dikkat çekicidir. Benim anladığım kadarıyla Fuat, Unkapanı'nın bu yaygın ve merkezi etkisine katılmakla birlikte, plak şirketlerinin aslında birer ticaret yeri olmasından dolayı pek çok sanatçı adayının da sömürüldüğünün altını çizer. Yine benim anladığım kadarıyla şarkıyı söyleyen şarkıcıdır ama parayı cebe indiren plak şirketidir ve plak şirketlerinin başlarında çoğunlukla parayı seven, hızla yükselip, hızla kazanma politikası güden bir patron profili hakimdir. Orhan Gencebay bu duruma daha politik bakar ve her yerde olduğu gibi Unkapanı'nda iyilerin de, kötülerin de yer aldığını söyler ve ekler: “Unkapanı genel görüntüsü ile Türkiye'nin önemli bir merkezi, sektörün kalbidir, değerlidir.”
Bana kalırsa, Türkiye'nin büyük bir problemi olduğunu düşündüğüm (kaderci, göçe teşvik eden, sürekli olumsuz bir enerji aşılayan bir toplum tasarlaması yüzünden) arabesk kültürün bir dönem bu denli hızla yükselmesi ve kültürel olarak hayatlarımızı istila edip ele geçirmeye başlamasında Unkapanı'nın büyük payı vardır. İnternetin olmadığı, iletişimin zayıf olduğu bir ülkede, ülkenin yerel potansiyeli ile yapılan bu arabesk, taverna kültürü halkı bütünüyle ele geçirebiliyordu.
Unkapanı'nda bir plak şirketi sanatçısına yeni bir albüm yaptığında, öncelikle taksiciler ve dolmuşçular olmak üzere büyük bir kitle bu albümü edinmek için uzun kuyruklar oluşturuyordu. İMÇ'nin tüm katlarında deneme provaları, saz eşliğinde arabeskler, kayıt odaları, gelenler, gidenler derken büyük bir yoğunluk hakimdi. Plak şirketleri patronları Mercedesler altlarında geziyorlar, elleri telefonda sürekli birilerini ünlü yapıp, onların üzerinden para kazanmaya çalışıyorlardı. Binlerce kaset, plak, cd her gün bir yerden bir yere taşınıyor, zengininden fakirine herkes yeni çıkacak yetenekleri bekliyordu. Arabesk ağırlıklı döneme Unkapanı'nın ve Türk arabesk müziğinin altın çağı da denebilir. O zamanlar yükselen değer, moda olan; Arabesk'ti, hızla yükselmek ve hızla kazanmaktı. Böyle bir dönem üzerine anlatılanlar, deneyimlenenler, yaşananlar, gerçekten de Türkiye'nin bir dönemine ışık tutar ve hatta günü anlamamızda da önemlidir. Ancak ne olduysa korsan müzik endüstrisi, internet teknolojisi derken Unkapanı o eski görkemli halini arar oldu. Şu an ne ünlü olmak için Unkapanı’na gitmek gerekiyor, ne de albüm yapmanın yolu sadece plak şirketlerinin başlarındaki o patronlardan geçiyor. Dünya artık o eski dünya değil, günümüzde facebook, twitter gibi sosyal paylaşım alanları üzerinden devrim bile yapılıyor. Gençler daha kozmopolit bir kültürde yaşıyor, kendi özel alanı içinde genele ulaşabiliyor, ne artık tek merkez var ne de tek doğru zaman. Kurallar ve yöntemler çok değişti. ANCAK !
Bir zamanlar Unkapanı'nda olduğu gibi, ülkemizde bazı konular, bazı zamanlarda son derece modalaşmaya devam ediyor. Vitrinler ışıl ışıl moda ürünleri ile dolup taşabiliyor. Bu durumun, günümüz Türk resim - heykel - güncel sanat alanlarını da istila ettiğini görüyoruz. Unkapanı tek merkezli bir alandı, şimdi iletişimin ve ekonomik gücün de desteğiyle İstanbul'da farklı merkezler çekim alanı oldu: Beyoğlu - Nişantaşı - Tophane - Akaretler - Karaköy gibi. Bu merkezlerde gün geçmiyor ki, bir yeni sanat galerisi açılmasın. İstanbul için trend haline gelen sanat piyasası Unkapanı gerçeğini hatırlatıyor. Sanki galeriler yeni plak şirketleri, ün şöhret peşinde koşan genç sanatçıların da ellerinde sazları yok ama portfolyoları var.
Galerilerde her gün sunumlar yapılıyor, deneme işleri alınıp veriliyor, sanatçının para edip etmeyeceğine bakılıyor. En köklü galeriler bile genç sanatçı sömürüsü peşinde ! işini satamayacakları bir sanatçı ile çalışmaya yanaşmıyorlar... Yanlış anlaşılmasın, Unkapanı kültürünü sanat dünyasının entellektüel aurası ile karşılaştırmıyorum. Ancak yine de, yüksek düzeyde bilinç ürünü olan ve felsefi olarak kişinin kendini gerçekleştirme süreci olan sanatın, salt kazanç ve popüler kavramlar (moda, vitrin, ün, şöhret vb.) üzerinden manuple edilmesi, galerilerin tekelciliği ve sanatçılar ile imzaladıkları sözleşmeler, kontratlar, sanatçıları bağımlı hale getirme stratejileri, vaad edilen şöhret dünyası vb. durumlar akla gelen Unkapanı halleri.
Unkapanı'nda plak şirketlerinin albümlerini sattığı sanatçıların satış rakamları rekor kırarken, şimdi "çağdaş sanatçıların" işleri satış rekorları kırıyor.
Elit Fuarların, klas galeri mekanlarının, partilerin, açılışların, kokteyllerin arkasında sıkı bir eleştiri mekanizması olmadığı takdirde, sağ duyudan uzak, salt kazanç uğruna yapılan hamleler ve yaratılan imitasyon sanatçılar ve ortam, bir zamanlar Unkapanı'nın iğne atsan düşmeyecek durumunu hatırlatıyor bizlere.
Tabii ki Unkapanı ve günümüz çağdaş sanatı karşılaştırması tam doneleri ile birbirini karşılayan bir kıyaslama değildir. Öncelikle Unkapanı'nın müşterisi halktır - Galerilerinki ise ülkenin ağırlıklı olarak entellektüel burjuva sınıfıdır. Günümüzde küresel sanat piyasanın (New York, Londra, Berlin, Tokyo, Dubai gibi kentler) sanat stratejileri aynen Türk güncel sanat piyasasında da uygulanır.
Dikkat edilmesi gereken husus; akademilere, eleştirmenlere, sosyologlara, felsefecilere kulak kabartmak yerine, sanatın sadece galerilerin ve sanat piyasasının nabzına bırakılması durumunda ileriye dönük balon, imitasyon dolu bir sanat tarihi olarak belleğimize kazınabilecek ikinci bir Unkapanı travması yaşanmaması için dikkatli olmak gerektiğidir.