20 Eylül 2011 Salı

ART BEAT'in ardından




















// Artbeat Bitti ! -

İstanbul'a yeni bir heyecan katan ve Türk sanat piyasası için bir alternatif olmayı başaran Artbeat fuarını gerçekleştiren tüm ekibe hakkını vermek lazım: tebrikler...

Her ne kadar bitmiş olsa da, Artbeat'te sergilenen "money art / art money" adlı işimden bahsetmek ve bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum.... NEDEN PARA - SANAT ?

Manifesto:
“PARA – SANAT – SANAT – PARA “
Sanat ve para kavramlarının birlikte gerçekleştirdikleri düetlere, tarih boyu tanıklık etmekteyiz. Sermayenin himayesinde çalışan ve sermayenin çıkarlarına ve söylemlerine eşlik eden sanatçıların, kilisenin boyunduruğu altındaki zamanlardan tutun da 19.yy Aristokrasisiyle ve sonrası 20.yy sermaye sahipleriyle, tüm dönemlerde, sanat mabetleri olan müze ve galeriler ile olan birliktelikleri yadsınamaz. Zaman içinde en muhalif ve en sermaye karşıtı söylemler üzerinden gerçekleştirilen yapıtların bile, kültür piyasının birer elemanı haline geldikleri görülmektedir. Bu bağlamda, sanat - para ilişkisinin her dönem geçerli olduğu bir gerçektir. Meta kültüründe, metalaşan yapıtın yazgısı gereği; günümüzde sanat piyasasının, yüksek ivme kazandırarak yarattığı piyasa koşulları karşısında hem mekanlar (galeri, müzayede evleri, müzeler), hem de sanatçılar akıllıca taktikler ve stratejiler uygulayarak, hem “sanat için sanat” hem de “cepler için sanat” söylemlerini uygulamaktadırlar.
Göreceli bir kuram olan sanatın bir kültür varlığı olarak ileriye dönük önemi, zorunluluğu ve gereğini tartışmaktan çok, sanatın kendi dinamikleri içinde bir perspektiften bakarsak, özellikle günümüzde şu soruları sormak gerektiği düşünülebilir:
Gerçekten bir yapıtın değeri nedir? Bir yapıtın değerini hangi kriterler belirler ? Ya da bir yapıtın sanat sayılabilmesi için, yapıtın satın alınmış olması mı gerekir? gibi.. Bu sorular karşısında, mutlaka herkesin kendine göre bir yanıtı olacaktır. Ancak bu sorular, yanıtlarıyla birlikte, kafaları karıştırmaya devam etmektedir.
Değer- yapıt - sanat ilişkisi üzerinden kurgulanan “money art / art money” adlı çalışma, 1m³lük bir küpün içerisine konulmuş 100.000 dolar ve küpün etrafına yerleştirilmiş sanat ve para kelimelerinin neondan, “kalp atışı” ritminde yanıp söndüğü bir düzenlemeden oluşur. Ancak yapıtın tamamlayıcı öğesi somut bir gerçeklik değil, soyut bir kavram olan ve ona biçilen fiyatıdır; içerisinde 100.000 dolar olan yapıtın satış fiyatı: 99.000 dolardır. Piyasa koşullarında yapıtın değerini belirleyen teknik, malzeme, sanatçının özgeçmişi vs. tüm kriterlerleri ters yüz eden, ters bir açıdan vurarak değer kavramını sorgulayan ve sanat yapıtının göreceli fiyat politikalarını (sanat piyasasını) eleştiren bu çalışma, bir galeri sergisi ile değil, özellikle sanat fuarı için hazırlanarak, ilk kez sergilenecektir. Somut değerinin altında satılan bir yapıt, satın alındığı takdirde doğrudan alıcısına kar ettirecek (1000 dolar); alıcı isterse yapıtı kırarak içindeki paraya tamah edebilecek veya yapıtın ileriye dönük sürecine tanıklık ederek yapıtı, suya bırakılmış şişedeki bir mesaj gibi yolculuğuna bırakarak, ileriye dönük süreçte yapıtın fiyatının yeniden tanımlanabilmesini bekleyecektir.
_____
4 günlük fuar süresince "money art / art money" hakkındaki gözlemlerinden bazıları:
* Hergün onlarca insan 100.000 doların yanından geçti ama fark etmedi.
* Kutunun içinde para olduğunu anlayanlar ise, paraların gerçek olduğuna inanmadı.
* Açıklama yaptığım ve işi anlattığım kişiler ise, bir anda bu anlamsız yılbaşı süsü gibi yanıp sönen kutuya farklı bakmaya başladılar ve o anlamsız kutuyu (kendilerine göre) bir anda Guggenheim, Tate, Moma, Musac vb. yerlere çıkardılar.
* Kimileri bir sanat etkinliğinde olduğunu unutup parayı nasıl kaparım uyanıklığı ile pek çok öneri, teklifte bulundu. (söylesem kimin aklına gelir ki diyebileceğiniz türden)
* Bazı kişilerde bankadan hemen 1-2 gün içerisinde kredi alıp alayamayacığını sorguladı.
vb....
________________________

9 Eylül 2011 Cuma

ART BEAT


ART BEAT kapılarını 14 eylül'de Lütfi Kırdar Fuar alanında açacak.
Bende macart galeri ile, "artbeat" için özel olarak hazırladığım çalışmam ile karşınızda olacağım - Hepiniz DAVETLİSİNİZ !

5 Eylül 2011 Pazartesi

ah bu biz- bir Rocky antolojisi

Türkiye'de 80 kuşağı, Amerikan sinemasının görsel taarruzuna maruz kalmış ve kültürel olarak bu durumdan çok etkilenmiş ve esinlenmiştir (Ben de onlardan biriyim). 80 ve sonrası doğumlu birine; Starwars, Indiana Jones, Cehennem Silahı, Rambo, Grease (çoğaltılabilir) vb. herhangi bir filmi izleyip izlemediğini soracak olursanız: yanıtı hiç şüphesiz; "evet izledim - hatta şu sahnede, şu karakter diye..." olacaktır.

Kocaman adamlar olduğumuz bu yıllarda, duruşumuzda, hayatı algılayışımızda çocukluğumuzdan gelen sinemanın yarattığı kültürel dip dalgalarının etkileyici olduğu kesin.

Dün gece kült sinemanın önemli eserlerinden birinin devam filmi olan Rocky 6'yı izledim... O eski çocuk değilim ama beni geçmişe götürmeye yetti:

Ben ilkokuldayken, Rocky'nin soğuk buz odalarında yaptığı antremanlar, hırsı ve azmiyle ağır siklet boks şampiyonu Apollo'nun karşısına çıktığı maç nasıl unutulur! (dip not: ilk Rocky oskar ödüllüdür)

Ortaokul dönemimizde ise, Rocky'nin Apollo ile yaptığı diğer maç ve o unutulmaz aşkı Adrian ile olan kuvvetli, özel ilişkileri hala hafızalardan silinmez (bir yandan Amerikan sokakları, parkları bizlerin görsel algısından silinmeyecek fonlar olmuştur.)

Lise'ye geldiğimizde ise, Rocky'nin MR. T ile olan ünvan maçı ve öncesi yaşlı hocası ile olan o unutulmaz diyalogları kulaklarımızdan çıkmaz... (Maç öncesi çıkan arbedede yaşlı ustası T'nin kazara darbesi sonucu ölmüştür.)

Üniversite yıllarımızda: ( Rocky 4) artık Rocky dünya boks şampiyonudur. Bu filmde, Rocky'nin en iyi arkadaşı Apollo'nun Rus Ivan Drago ile yaptığı maç sırasında aldığı öldürücü darbeyi hepimiz hissetmişizdir - sonrasında ise, Amerikan rüyası - Rus devrimi ile karşı karşıyadır artık.... filmin unutulmaz finalinde, Rocky Rusya'da yumruklarıyla salt Ivan Drago'yu nakavt edip arkadaşının öcünü almakla kalmamış aynı zamanda Amerikan rüyası - Rus Devrimini de nakavt etmiştir, yumrukların sustuğu yerde; "ben değişebiliyorsam, sizde değişebilirsiniz, herkes değişebilir" diye seslenmişti Rocky... (Kült Amerikan Sinemaları, kültürel propaganda araçlarıydı bu filmlerde ve hala öyle...)

ve Yüksek lisans yılları - Rocky 5: Eski şampiyon, bir devrime meydan okuyan Rocky, Kapitalist ekonominin kurbanı olur ve tüm kazanımlarını kaybeder; deyim yerindeyse 5 parasız kalır: artık umutsuz bu adamın tek ışığı, yetiştireceği öğrencisi olur ama sistemin girdabına kapılan bu öğrenci, Balboa'yı bir kenara atar ve hatta bununla kalmaz o unutulmaz finaldeki sokak dövüşü sahnesinde Rocky'ye meydan okur. Rocky bu final dövüşünde sadece öğrencisini devirmekle kalmamış; nankörlüğü, sisteme satılmış bir karakter yapısını da yere sermiştir...

ve Doktora yıllarım: çok yaşlanmış olan Rocky son kez ringe çıkar, amacı sağlığı yerindeyken boksa olan özlemini giderebilmektir. Ancak bu özlem; kendisini yeni ile eski - klasik ile çağdaş olanın karşı karşıya gelmesini beraberinde getirir. Rakip, Sinatra ile ringe çıkan Rocky'nin karşısında, genç dinamik R&B müzikle ringe çıkan ve daha çok bir rap sanatçısını andıran bir dünya boks şampiyonudur....

Dramatik bir final: Rocky maçı kaybeder ama onuru ve inancı kaybetmemiştir....
Her nedense beni ilkokulda izlediğim kadar etkiledi bu "son" finalde !.... hem aynı heyecanı duymak beni mutlu etti, hem de bilmiyorum belki çok karşılaştığımız bu geleneksel muhafazakar yapı ile olan karşılaşmada biraz ucundan kendimi buldum....

ve son söz:
orjinal dili ile Bilbao'ya kulak kabartmalı:

oğluna:

The world ain't all sunshine and rainbows. It's a very mean and nasty place and I don't care how tough you are it will beat you to your knees and keep you there permanently if you let it. You, me, or nobody is gonna hit as hard as life. But it ain't about how hard ya hit. It's about how hard you can get it and keep moving forward. How much you can take and keep moving forward. That's how winning is done!

bir ömür Rocky ile geçmiş - iyi geceler....