24 Aralık 2011 Cumartesi

MUTLU YILLAR !!

Dünyanın kötüye gittiğine inanmamızı isteyen birileri var. Ve birileri buna bize inandıracak çok fazla delil sunuyorlar...

2011'in özgürlüklerin önündeki her tür engelin kalktığı, yaratıcı fikirlerle, buluşlarla dolu bir yıl olmasını dilemiştik. Fakat 2011 gerek dünya siyasetinde, gerekse de gündelik hayatlarımızda pek çok anti-demokratik olaya tanıklık etti….

2011 afetlerin, savaşların, terörün, acı kayıpların, krizlerin yılı oldu… ve her yıl gibi 2011'de her alanda insanlığın kötüye gidişinin körüklendiği bir yıl olarak tarihteki yerini aldı….

Şimdi önümüzde yeni bir yıl var. Evet 2012'ye çok az kaldı !….

Maya takvimine göre 2012 çok şey ifade ediyor --- herkes bu durumu kendine göre yorumluyor: Kimilerine göre dünyanın sonu, kimilerine göre doğal felaketlerin yılı, kimilerine göre ise, ekonomik buhran yılı.

Ne olduğunu şimdiden kestirmek güç. Biz, sadece yaşayacağız ve göreceğiz……

Ama bizler, ezberi bozacak bir umutla yeni yılı karşılıyoruz. Kim bilir belki de Maya'ları tekrar okumalıyız. Bırakalım ezber bozulsun, şimdiden bizi kötü senaryolara hazırlayanlar, kendi kazdıkları kuyuya düşsün --- 2012 hepimizin yılı olsun !

HERKESE MUTLU YILLAR !!!


8 Aralık 2011 Perşembe

29 Kasım 2011 Salı

Neden BLOGLANDIM şimdi iyice ANLADIM !

15 Eylül 2010 Çarşamba günü "Bloglandım" başlıklı yazım ile blogspot serüvenim başladı. Aradan bir yıldan fazla süre geçti: Önceleri kendime, hayata dair ufak notlar tutarak başladığım blog yazılarım, sonraları daha büyük bir heyecanla ve istekle karaladığım yazılar haline geldi. Ve bu yazılarımdan biri bugün elime geçen "rh+ artmagazine"in son sayısında yer aldı...

Blog yazmak aslında bir tür günlük tutmak gibi; kendini ifade edebilmenin harika bir yolu !
Yazdıkça özgür olduğunu hissetmek gibisi yok...

Tüm okurlara teşekkürler...


- blogger olmam konusunda ısrarcı olan Ekin Kılıç'a ayrı teşekkürler...

Sevgiler...

19 Kasım 2011 Cumartesi

ben niye Noel babadan hediye alamıyorum ?

Aralık ayına girmek üzereyiz. Bana göre yılın en güzel ayı Aralık !
Neden mi ?
Çünkü Aralık bir sondur, koca bir yılın son ayı; bir demlenme dönemi, yeni bir başlangıç yapabilmenin ön evresidir.
Küçüklüğümden beri ne zaman Aralık ayı olsa, Tunalı Hilmi caddesinin yeni yıl süsleri ile kaplı manzarası hep bana tinsel bir enerji yüklemiştir. Zaman zaman yağan karda ve soğuk havada ısındığını hisseder insan rengarenk ışıkların altında...
Kim yeni bir yılın getirdiği heyecanın umut dolu hayallerini reddedebilir ki. Bizler tarih boyunca anlam yükleme yetimizle hayatı daha yaşanır bir hale getirmedik mi ?
Bazen karanlıkta bizim evin karşısında duran binaların ışıklarına bazen de köşe bucakta duran bir ağaca vuran sokak lambasının ışığına gözüm takılır... Küçücük nedenlerin büyük hayaller kurmak için fazlasıyla yeterli olduğunu düşünüyorum...
Ve müzik ! herkes müzik ile içsel bir yolculuğa çıkmaz mı ?... Kışın soğuk ve karlı havalarda sabahın sakinliği ve sessizliğine karışan bir jazz ile güne başlamak müthiş bir duygu !... özellikle de sabaha karışan jazz sizi bulduysa.
Ülkemizde insanın anlamlandırma gücü batılı ülkelere göre biraz kısıtlı: hiç anlamadığım bir şekilde anlamlandırmadan yoksun bir ülkeyiz... Efsanelerimiz, hikayelerimiz ritüelleşip gelenek haline gelemiyor. Acaba yılın bazı günleri tüm ülkede pastalar, kekler o güne özel bir takım yemekler hazırlayarak kutlasak kötü mü olur? Kandilleri bu yüzden çok severim ! Bunu çeşitlendiremez miyiz ? Özellikle de konu yeni yılı karşılamak olduğu zaman tüm aile fertleri ile bir arada yemek yesek, hediyeler alsak versek, ağaçlarımızı evlerimizi süslesek din düşmanı mı sayılırız gerçekten ? Ya da gavur damgası mı yeriz.
Anlamadığım insanlığın bir birinden güzel değerlerini bir takım ön yargılar ve düşmanlıklar yüzünden paylaşamıyor olmaları. Yılbaşını başkalarına mı mal edeceğiz ?... Benim Noel babadan hediye alma hakkım neden elimden alınsın ki ? ne'si kötü bunun ?
Bu yazıyı yazmamın nedeni; hem benim için yılın en güzel ayına ithafen bir şeyler karalamak, hem de eski heyecanların azaldığını gördüğüm için bir eleştiride bulunmak.
Bir kültürel değeri empoze etmeye çalışıyor gibi gözükmek istemem: Küreselleşen ve homojenleşen bir dünyada farklılıkların yok olmasını ya da egemen bir kültürün diğer kültürler üzerine istilasını meşru göstermek ve bu duruma yeşil ışık yakmak gibi bir niyetim de yok ! Başta benim gibi ulus-devlet inancı taşıyan biri için çok çelişkili olur bu durum. Ama inançların da fanatikleştirilmemesi ve önyargılardan arındırılması gerektiği düşüncesindeyim. Bilinç süzgecinden geçerek atılan her adımın bizi biraz daha ilerleteceğine inancım ise tam! Bu açıdan bakınca; farklılıkları ve çeşitlilikleri hep birlikte birarada masumca yaşamak hepimizin hakkı !...
Evet Aralık geliyor; şimdiden sabırsızlanıyorum: Rengarenk ışıl ışıl sokaklarda yürümek için, sevdiklerime hediye almak için, soğuk havada yürümekten yorulup bir kahve molası vermek için, insanın içindeki telleri titreten enerji dolu, mutluluk dolu Max fm'in Aralık ayı özel yayınlarını dinlemek için, çocukluk anılarımla zenginleştirmek istediğim hayata anlam katabilmek için, sabaha karışan "Jazz'ın" beni bulması için ...

31 Ekim 2011 Pazartesi

bir zamanların UNKAPANI şimdinin Çağdaş Türk Sanatı (mı?)


Geçenlerde İZ Tv'de izlediğim "Unkapanı" belgeselinin bana düşündürdükleri üzerine yazmak istiyorum. Belgesel her şeyden önce son derece çarpıcı ve anlamlıydı. Neden mi?

Çünkü sadece geçmişe dönmekle kalmadım, aynı zamanda geçmişte yaşanan olayların benzerlerinin günümüzde de yaşandığını hissettim. Belgesel İMÇ'nin (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) tarihi ve kurulma süreçlerini içeren geniş bir yelpazeden evreler halinde sunuldu. Zamanının en önemli alışveriş merkezlerinden biri olmaya aday olan İMÇ görkemli açılışının ardından, zaman içerisinde büyük bir müzik endüstrisinin kalbi haline gelecekti.
Nasıl mı?
Plak şirketlerinin zamanla bu tarihi alışveriş merkezinin içindeki küçük dükkanları kiralayarak buraları stüdyolara dönüştürmeleri ve insanlara şöhret vaad etmeleriyle.
Uzun bir dönemi kapsayan bu süreçte, İMÇ'nin tozunu kimler yutmadı ki: İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül, Orhan Gencebay, Özcan Deniz, Küçük Emrah, Küçük Ceylan ve daha kimler kimler...
Bu dönemin en görkemli günlerinde daha çok taverna ve arabesk müzik ihraç eden Unkapanı (az da olsa rock, pop vb. dallar da mevcuttu) Türkiye'nin müzik endüstrisinin merkezi olarak kabul ediliyordu. Plak şirketlerinin anlattığına göre; gençler, yaşlılar herkes bir ümit ile Anadolu'nun her yerinden eline sazını kaptığı gibi Unkapanı'na akın ediyordu. Sesine güvenenler müzik endüstrisinin bir parçası olmak, parayı, şöhreti yakalamak için canla başla bir rekabetin yaşandığı Unkapanı’nda ses getirmeye çalışıyor, plak satmak için uğraşıyorlardı. Kimilerine göre; şöhretin kapıları Unkapanı’ndan geçiyordu. Bu dönem, Yeşilçam'da da çokça karşımıza çıkar. Belgeselde yapılan röportajlarda MFÖ'nün bir parçası olan Fuat'ın bu dönem üzerine söyledikleri dikkat çekicidir. Benim anladığım kadarıyla Fuat, Unkapanı'nın bu yaygın ve merkezi etkisine katılmakla birlikte, plak şirketlerinin aslında birer ticaret yeri olmasından dolayı pek çok sanatçı adayının da sömürüldüğünün altını çizer. Yine benim anladığım kadarıyla şarkıyı söyleyen şarkıcıdır ama parayı cebe indiren plak şirketidir ve plak şirketlerinin başlarında çoğunlukla parayı seven, hızla yükselip, hızla kazanma politikası güden bir patron profili hakimdir. Orhan Gencebay bu duruma daha politik bakar ve her yerde olduğu gibi Unkapanı'nda iyilerin de, kötülerin de yer aldığını söyler ve ekler: “Unkapanı genel görüntüsü ile Türkiye'nin önemli bir merkezi, sektörün kalbidir, değerlidir.”
Bana kalırsa, Türkiye'nin büyük bir problemi olduğunu düşündüğüm (kaderci, göçe teşvik eden, sürekli olumsuz bir enerji aşılayan bir toplum tasarlaması yüzünden) arabesk kültürün bir dönem bu denli hızla yükselmesi ve kültürel olarak hayatlarımızı istila edip ele geçirmeye başlamasında Unkapanı'nın büyük payı vardır. İnternetin olmadığı, iletişimin zayıf olduğu bir ülkede, ülkenin yerel potansiyeli ile yapılan bu arabesk, taverna kültürü halkı bütünüyle ele geçirebiliyordu.
Unkapanı'nda bir plak şirketi sanatçısına yeni bir albüm yaptığında, öncelikle taksiciler ve dolmuşçular olmak üzere büyük bir kitle bu albümü edinmek için uzun kuyruklar oluşturuyordu. İMÇ'nin tüm katlarında deneme provaları, saz eşliğinde arabeskler, kayıt odaları, gelenler, gidenler derken büyük bir yoğunluk hakimdi. Plak şirketleri patronları Mercedesler altlarında geziyorlar, elleri telefonda sürekli birilerini ünlü yapıp, onların üzerinden para kazanmaya çalışıyorlardı. Binlerce kaset, plak, cd her gün bir yerden bir yere taşınıyor, zengininden fakirine herkes yeni çıkacak yetenekleri bekliyordu. Arabesk ağırlıklı döneme Unkapanı'nın ve Türk arabesk müziğinin altın çağı da denebilir. O zamanlar yükselen değer, moda olan; Arabesk'ti, hızla yükselmek ve hızla kazanmaktı. Böyle bir dönem üzerine anlatılanlar, deneyimlenenler, yaşananlar, gerçekten de Türkiye'nin bir dönemine ışık tutar ve hatta günü anlamamızda da önemlidir. Ancak ne olduysa korsan müzik endüstrisi, internet teknolojisi derken Unkapanı o eski görkemli halini arar oldu. Şu an ne ünlü olmak için Unkapanı’na gitmek gerekiyor, ne de albüm yapmanın yolu sadece plak şirketlerinin başlarındaki o patronlardan geçiyor. Dünya artık o eski dünya değil, günümüzde facebook, twitter gibi sosyal paylaşım alanları üzerinden devrim bile yapılıyor. Gençler daha kozmopolit bir kültürde yaşıyor, kendi özel alanı içinde genele ulaşabiliyor, ne artık tek merkez var ne de tek doğru zaman. Kurallar ve yöntemler çok değişti. ANCAK !
Bir zamanlar Unkapanı'nda olduğu gibi, ülkemizde bazı konular, bazı zamanlarda son derece modalaşmaya devam ediyor. Vitrinler ışıl ışıl moda ürünleri ile dolup taşabiliyor. Bu durumun, günümüz Türk resim - heykel - güncel sanat alanlarını da istila ettiğini görüyoruz. Unkapanı tek merkezli bir alandı, şimdi iletişimin ve ekonomik gücün de desteğiyle İstanbul'da farklı merkezler çekim alanı oldu: Beyoğlu - Nişantaşı - Tophane - Akaretler - Karaköy gibi. Bu merkezlerde gün geçmiyor ki, bir yeni sanat galerisi açılmasın. İstanbul için trend haline gelen sanat piyasası Unkapanı gerçeğini hatırlatıyor. Sanki galeriler yeni plak şirketleri, ün şöhret peşinde koşan genç sanatçıların da ellerinde sazları yok ama portfolyoları var.
Galerilerde her gün sunumlar yapılıyor, deneme işleri alınıp veriliyor, sanatçının para edip etmeyeceğine bakılıyor. En köklü galeriler bile genç sanatçı sömürüsü peşinde ! işini satamayacakları bir sanatçı ile çalışmaya yanaşmıyorlar... Yanlış anlaşılmasın, Unkapanı kültürünü sanat dünyasının entellektüel aurası ile karşılaştırmıyorum. Ancak yine de, yüksek düzeyde bilinç ürünü olan ve felsefi olarak kişinin kendini gerçekleştirme süreci olan sanatın, salt kazanç ve popüler kavramlar (moda, vitrin, ün, şöhret vb.) üzerinden manuple edilmesi, galerilerin tekelciliği ve sanatçılar ile imzaladıkları sözleşmeler, kontratlar, sanatçıları bağımlı hale getirme stratejileri, vaad edilen şöhret dünyası vb. durumlar akla gelen Unkapanı halleri.
Unkapanı'nda plak şirketlerinin albümlerini sattığı sanatçıların satış rakamları rekor kırarken, şimdi "çağdaş sanatçıların" işleri satış rekorları kırıyor.
Elit Fuarların, klas galeri mekanlarının, partilerin, açılışların, kokteyllerin arkasında sıkı bir eleştiri mekanizması olmadığı takdirde, sağ duyudan uzak, salt kazanç uğruna yapılan hamleler ve yaratılan imitasyon sanatçılar ve ortam, bir zamanlar Unkapanı'nın iğne atsan düşmeyecek durumunu hatırlatıyor bizlere.
Tabii ki Unkapanı ve günümüz çağdaş sanatı karşılaştırması tam doneleri ile birbirini karşılayan bir kıyaslama değildir. Öncelikle Unkapanı'nın müşterisi halktır - Galerilerinki ise ülkenin ağırlıklı olarak entellektüel burjuva sınıfıdır. Günümüzde küresel sanat piyasanın (New York, Londra, Berlin, Tokyo, Dubai gibi kentler) sanat stratejileri aynen Türk güncel sanat piyasasında da uygulanır.
Dikkat edilmesi gereken husus; akademilere, eleştirmenlere, sosyologlara, felsefecilere kulak kabartmak yerine, sanatın sadece galerilerin ve sanat piyasasının nabzına bırakılması durumunda ileriye dönük balon, imitasyon dolu bir sanat tarihi olarak belleğimize kazınabilecek ikinci bir Unkapanı travması yaşanmaması için dikkatli olmak gerektiğidir.

21 Ekim 2011 Cuma

21. yy.'ın Yasak Elması: APPLE


Steve jobs'un erken vefatı tüm dünyada büyük bir üzüntü yarattı. En çok da Apple kullanıcılarında. Ben de bir Apple kullanıcısı olarak büyük üzüntü duymaktayım. Üzüntümüzü yaşarken diğer yandan da, hayatımızın her alanına giren Apple ürünleri (ipod, iphone, macbookpro, mac mini, ....) yavaş yavaş benim ve bir çok insanın yaşamını hızla kuşatmaya, istila etmeye devam etmekte. İşin garip tarafı, Apple kullanıcıları olarak bu duruma hayır demiyoruz hatta eğer yarın Apple araba üretse eminim ben dahil binlerce kişi şimdiden "icar" kullanıcısı olmaya adayız ! Apple'ın böyle bir hamlesi ile Mercedes, Bmw gibi firmalar bile cezbedicilik ve kalite koltuğundan olabilirler. Bu kadar yoğun yaşadığımız bu fanatiklik ve Apple tekelciliğinin sonu ne olacak merak konusu...

Peki Apple'ı bu kadar farklı kılan nedir ? Ben bu sorunun dahi öznede cevap bulduğunu düşünüyorum ve o özne Steve Jobs ! Steve'in ölümünden sonra hemen herkes onun inişli çıkışlı hayatını, özgeçmişini ve yaşamını öğrenmiş oldu. Kimileri ondan pek çok ders çıkardı, kimileri de eminim ki gelecek yıllarda ona çok öykünecek... Benim bu yazımda Steve Jobs'ın dehasını ve yapıp ettiklerini detaylı bir şekilde anlatmak ya da paylaşmak gibi bir derdim yok.

Aslında bu yazımın amacı, Steve'in dehasına farklı bir bakış açısı getirmek. Yaklaşık 4 yıla yakın bir zamandır bağımlısı olduğum ve (az, çok, hiç karar veremedim) şikayet etmeden kullandığım bu Apple virüsünün başka bir boyutuna örnekler üzerinden dikkat çekmek istiyorum:

Öncelikle;

Bir Apple ürünü almayı kafanıza koyduğunuz anda, Şeytanın Yuvası olan Apple Store'lar, sizin en şehvetli, en tutkulu ve en günah işlemeye hazır olan istek ve arzu duygularınızı şiddetle dürterler ! - sonrasında büyük bir heyacanla edindiğiniz Apple ürününüzle olan ilk karşılaşma çok çarpıcıdır; Apple'ınızın sizi ilk mest etme ve sarhoş etme anı, ürünün kutusu ile olan karşılaşmadır: Ürünün kutusu sanki pandora'nın kutusu kadar sihirli, açıldığında ise sanki Alice'in dünyasına sizi davet eder kadar da cüretkardır. TAK !

ve uyandınız:

Apple macbookpro'm yaklaşık 3 yılda: 1 kez batarya değişikline, 1 kez ekran değişikliğine, 2 kez dvd sürücü değişikliğine maruz kaldı. Üzerindeki isight yerleşik kamera bozuldu, ac adaptörü 1 kez tamir gördü ve şu an tamir edilemeyen isight kamera ve kafasına göre cd okuyan bir sürücü ile iş görmekte. Son takılan ekranda piksellerin oluştuğuda bir gerçek. Aynı zamanda bir nesil eski olan macbookpromun kasasında özellikle de trackpad kenarlarında açılmalar, ciddi yıpranmalar söz konusu.

Bir diğer ürünüm iphone'u 2 yıldır kullanıyorum: 1 kez kulaklığı bozuldu, 1 kez ön - arka dokunmatik ekran olmak üzere full case değişikliğine uğradı ve eski orjinal kullanım kolaylığını kaybetmiş durumda (orjinal serviste yapılmasına rağmen).

3. diğer ürünüm i pod nano: pekçok kez kulaklık değişimine uğradı ve bazen kapanma hatası veriyor; dolayısıyla kapanması için pilinin bitmesi bekleniyor.

4. diğer ürünüm mac mini ise: en sorunsuz mac ürünüm olmakla birlikte, üzerindeki değerler kadar bir performans sunmaktan çok uzakta....

Bu örneklerden sonra, sen de neymişsin kardeşim biraz düzgün kullan bu aletleri ! hassas, titiz ol diyebilirsiniz ama inanın durum öyle değil. 2005 yılından beri kullandığım Toshiba Satellite a50 notebookum daha geçen ay ilk arızasını yaptı. Çocukluğumdan beri kullandığım discmenlerin, walkmenlerin hepsinin kulaklığı sağlam ve hatta 10 senedir kullandığım ve elimden çıkarmadığım cep telefonlarımın hala kapakları tertemiz, şarjları uzun süreli...

Amacım Apple'ı kötülemekten çok, başka bir şey üzerinde yoğunlaşmak:
APPLE'ın büyülü dünyasına kendimizi kaptıran bizler, öte yandan Apple firmasının pazarlama stratejilerininde kurbanları durumundayız. Bu kadar muhteşem cihazları, yazılımları ve tasarımları yapan bu deha ürünü olan elmacık (apple) gerçekten kutsal kitaplardaki zehirli elmanın da kendisi olabiliyor ! Isırdığınız anda sizi kendi dünyasına çekerek, fantastik bir aleme davet ediyor ve altan alta sizi ele geçiren bir fenonem durumuna geliyor !

Evet Apple'a çok şey borçluyuz: hayatımızı kolaylaştırdığı için, hayatımıza renk kattığı için (ironiktir ki salt siyahı ve beyazı ile), hayatımızı microsofttan kurtardığı için... ve tüm bunlar bize APPLE milliyetçiliğine evet dedirtmeye yetmekte...

Sanırım Steven'in dehası, sadece muhteşem arayüzler ve tasarımları yaratmasının ötesinde içimizdeki şeytana nasıl dokunacağını iyi bilmesi ve o'nu dürtmesinde.... Huzur içinde yat Steve, teşekkür ederiz !